şu yanıbaşımdaki telefonun tuşları kadar yakınmışsın aslında bana;
çevirdiğim numaradaki rakamlar kadar kilometrelerce uzak...
ne kadar, ne kadar da çok özlemişim sesini;
seni aslında...
ne kadar, ne kadar da çok kırmışsın beni;
benliğimi aslında...
senin olmaya herşeyimle,
sunulmaya benliğimle
teslimiyete hazırken tüm sevgimle ben,
ne kadar da vurmuşsun beni,
ve nasıl da durmuşsun en yakınımda sinsice...
bi hınzırlık yapmış küçük çocuklar gibiymişsin,
paramparça etmişsin yüreğimi, hasıraltı edilen kırılmış vazo parçaları misali...
annen kulağını çekmeyecekmiş, baban kızmayacakmış akşam,
yıllar sonra bir arkadaşına gülümseyerek anlatacakmışsın...
oysa hasıraltı paramparça yüreğiyle
sende sadece bir nefes arası olurken ben,
bende her şeyinle nefesim olmuşsun sen;
içime çekmeye kalkmışım, tıkanmışım...
vazoları kırıp herkesten saklar ve saklanırken birileri,
çocukluğumdan kalma saf heyecanımla sana aşık olmuşum,
sen oyuncağımı alıvermişsin nedense, ben sararıp solmuşum...
aşağı mahallenin el çocuğu tutmuş çekmiş elinden,
sen ardına bile bakmadan ufuk çizgisine yol almışsın;
ben diz kapakları yaralı kısa pantolonlu çocuk
ardınızdan batan güneşe bakakalmışım...
şimdi,
onca zaman geçmiş aradan...
günler yıl olmuş sanki, yıllar aya dönmüş,
zaman kaybolmuş,
ay da güneş oluvermiş batan...
tutunamamışım,
takılıp kalmışım çocukluğumun hüzünlerine,
sesini mırıldanmışım geçmişe kayıt düştüğüm sayısız günbatımı boyunca...
ne kadar,
ne kadar da çok özlemişim sesini meğer;
seni aslında...
kabuk tutmuş yaralarım yeniden kanama sevdasında,
ve ben hala telefonun tuşlarından medet umuyorum..
aferin bana.